![]()
![]()
Bu haberi mutlaka okuyun ve birazcık düşünün!!!
biraz daha yozlaştırıldığını görüyoruz. Dilimizdeki yabancı kökenli sözcüklerin istilası artarak sürüyor. Aşağıda yıllar içinde Türkçe'de nasıl bozulmalar olduğunu gösteren çarpıcı bir metin var!
şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."
yapacağıma karar veremedim,heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum,yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.." Yıl: 1985 Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.." Yıl: 1995 Fenâ hâlde kal geldi yâni..Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."
yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben,baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar
Yıl: 2026 birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi.. |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Dilimizi kimler nasıl kullanıyor?1. Anadolu Türkçesi: Halk ağzı dediğimiz, Anadolu toplumunun genelinde atalarından öğrendiği gibi kullanım. Yozlaşmamış ve her bölgenin yaşam kurallarına uygun Türkçe 2. Ortalık Türkçesi: Toplumun büyük kesiminin rasgele kullandığı, yerli yabancı kavramları ayırt etmeden çoğu zaman bilgisiz ve bilinçsiz kullanılar Türkçe 3. Basın-yayın-TV-Türkçesi: Çağdaş ve medeni görünmek ve algılanmak amacıyla kendini 'entel' sayan kesimin, halkın anlayış gücüne aldırmaksızın hergün kullanıma koyduğu, yabancı ürün ve düşünce akımlarına yataklık yapanların ve Batıyı taklit ederek randuman sağlamayı hedefleyenlerin Türkçesi olan 'Güya-Türkçe' 4. Sosyete Türkçesi: Anadolu Türkçesini 'onu köylüler' konuşur düşüncesinden hareket ederek, aşağılama güdüsü ile 'büyük kentli' Türkçesi konuştuğunu sanan, 'modern ve küresel düşünen insan' geçinenlerin konuştuğu Türkçe 5. Uydurukçu Türkçe: Neyi nasıl ne anlamda kullandığını bilmedeni akılcı konuştuğunu sananların Türkçesi. Bunların amacı, dili emellerine alet ederek kendine maddi ve manevi kazanç ve kâr çıkarmayı amaçlayanların Türkçesi (tabela kullanımı, reklamcıların kullanımı vs.) .... Belki bu ayırımları daha da çoğaltabiliriz ama, bu kadarı yeter. Böyle bir kullanım konumunda dil birliği, fikir ve düşünce birliği sağlamanın olanak dışı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu nedenle her kullanıcının elini vicdanına koyup, bilinçli bir kullanıma yönlenmesi ve yönlendirilmesi sözkonusu olmazsa, dilde birliktecilik ve tekbirimcilik sağlamanın imkanı yoktur. Çağdaş Türkçe yaratalım derken, Arapça ve Farsça'dan yüzyıllar öncesi dilimize girmiş ve kabul bulmuş bazı kavramları atıp yerine Batı terimlerini getirmek bence, 'yağmurdan kaçıp doluya tutulmaya' benzer. Kaldı ki; son 50-60 yılda Arapça ve Farsça'dan yeni kavramlar aldığımızı düşünmüyorum. Ama bunun yanısıra hegün Batı dillerinden yeni kavramları almaktan, denetime, uyarlamaya ve sözlüklere henüz geçmedenve kullanmaktan da çekinmiyoruz. Dil elbette sürekli gelişecek ve değişim gösterecektir. Ama biz önce dilimizi, hergün yeni yabancı kavramlarla boğmak yerine, kendi özünden alıp bünyesine uygun biçimde zenginleştirmek zorundayız. Bunları yazarken, kimimizin eski Türkçe dediği kavramaları yeni türetilen Türkçe kavramların yanında kullanmasına hoşgörü ile bakmamız gerektiğinin de altını çizmek istiyorum. Ama Batı dillerinden kabala alınan kavramların (zaruri olmadıkça!) kullanılmasına karşı olduğumu da belirtmek isterim. Kişisel çağdaşlaşmaya yönlenirken, dilimiz üzerinden batılılaşmanın, dilimize, benliğimize, geleneklerimize ve atalarımıza büyük bir saygısızlık ve toplumsal kaygısızlık olduğunu kabul ediyorum. Unutmayalım ki, Arapça ve Farsça kavramları kullanırken bu millet, Arapçı ve Farsçı olmayı hedeflememiştir, ama Batılılaşmayı...... |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
| TÜRKÇE=ZEKÂ |
“Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. M. Kemâl Atatürk” Türkçe, son yıllarda dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan dillerden bir tanesidir. Türkçenin gramer yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metodu ile değil, mantık yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçenin mükemmelliği konusunda hayrete düşürmektedir. Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor. Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz. Bu çocuklarının annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor. İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor. Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde. Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü, kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor. Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar. Ne kadar farkındayız bilmem ama Türkçeyi kullanan kişiler olarak çocuklarımız doğuştan şanslı, dilimizin kurallarını daha iyi öğrenerek, uydurukça vb. bir takım şahısların kendi keyfî yönlendirmelerine kapılmayarak; kazanılmış müşterek anlaşma vasıtamız olan kelimeleri feda etmeyerek; okuyarak bilgi ve kültürümüzü genişleterek doğuştan gelen bu avantajları kat be kat artırmak bizim elimizde. Çocuklarımız gayret ve fedakârlığın her türlüsüne değmez mi?.. |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
http://www.sinanoglu.net/fikir_meydani/showthread.php?t=1948 adresinden alıntıdır.
1-Konuştuğu Türkçeyi sever,konuştuğu lisanı yazar ve bu güzel İstanbul Türkçesini herkese öğretmeye çalışır.
2-Dini gibi milliyetini de sever ve mukaddes bilir.Türklüğün aleyhinde bulunanlara karşı müdafaa eder.Milliyetine lakırdı söyletmez.Türklüğün dünyadaki milletlerin hepsinden daha necip ve cesur olduğunu hatırından çıkarmaz.Hangi milletten olursa olsun Türkçe öğrenip Türk Milletine karışan muhacirlere tıpkı eski kan kardeşi imiş gibi muamele eder.
3-Her fırsatta Türklüğü metheder.Türklüğe kıymet verir.Her fırsatta Türk tarkihini,Türk cihangirliğini,Türk âlimlerini anar.
4-En büyük cihangirler,Türklerdren çıktığı gibi,İbni Sina ve Uluğ Bey gibi en büyük âlimlerin de Türk milletinden geldiğine iman eder.
5-Her şeyden evvel Türk tarihine vukuf peyda eder.Türklüğe dair yazılan edebi ve fenni şeyleri diğer mütalâlara tercih eder.
6-Başlıca emeli Türklüğe,Türk mefkuresine hizmet etmek olur.
7-Şahsi hayatının fani,fakat milliyetinin ebedi olduğunu aklından çıkarmaz.Herkes mezara girecek ve ölecektir.Tarihe giren kahramanlar ölmezler.Milletlerinin kalbinde yaşarlar.Milliyetperver olmak isteyen her çocuk nasıl olursa olsun,iyi bir namla Türk tarihine girmeye çalışır.Dünyada tarihe girip şanlı bir hatıra bırakmak kadar âli ve gıpta olunacak bir şey yoktur.Ruhunda büyüklük v e yükseklik meyli olan çocuk mutlaka Türk Milliyetperveri olur.Her yerde ,her vakit ve her işde birinci olmaya çabalar.Yorkulumaz.Bıkmaz.Üşenmez.Vücudunu izcilikle ve idmanla,fikrini bilgi ile frenler,ruhunu milli mefkure ile kuvvetlendirir.Bilgisiz bir kuvvet ve cahil kafa altında sağlam bir vücut hiç bir işe yaramayacağı gibi mefkûresiz bir ilim,mefkûresiz bir âlim de hiç bir işe yaramadıktan başka Türklük cemaatine de faydalı olamaz.
Ey Türk çocukları !Siz hem kuvvet,hem bilgi,heam de mefkûre sahibi olunuz.Büyük muvaffakiyetleriniz namınızı tarihe geçirecek ve sizi bu fâni hayatın fevkindeki o ebedi ve ölümsüz hayata nâil edecektir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
| Prof. Dr. Hilmi HACISALİHOĞLU Gezegenimizde irili ufaklı 30.000 farklı dil konuşulmaktadır. Bunların bir kısmının 25-30 kişilik kabilelerde geçerli birkaç yüz kelimelik diller olmalarına karşın bir kısmı da dünyaca yaygındır. Dünyaca yaygın dillerden biri de Türkçemizdir. Türkçemiz okunduğu gibi yazılan ya da yazıldığı gibi okunan, grameri kolay ve mantıklı, alfabesinde kafa karıştıran harfleri olmayan bir dildir. Desimal sisteme en mantıklı uyum sağlayan dildir. Bir, iki,... dokuz; on, o bir, on iki,...; on dokuz;... doksan, doksan bir, doksan iki,... doksan dokuz,... Bu uyumlu sayma ve dil sistemi örneğine bir eş daha bulamayız. Bu husus ABD’de son yıllarda en çok satılan Being Digital isimli kitapta teyit edilmekte ve Türkçe, uluslar arası bilgisayar için en uygun dil olarak tanımlanmaktadır. Bunu göremediği için, “Türkçe bilim değildir...” diyen YÖK başkanımız, neden onu bilim dili yapmak için hiçbir işlem yapmıyor, daha hangi makama yükselmeyi bekliyor? İngilizce ve Rusça gibi dillerin konuşulduğu ülkelerde, yabancı dillerdeki yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının yayınları anında kendi dillerine tercüme edip, daha 20-25 yaştaki araştırmacılarının ellerine sunan merkezleri vardır. Böylece, bu merkezi kuramayan ülkelerin gençlerine oranla, onların gençleri, ana dillerinden başka dilleri (ki hepsini öğrenmek zaten imkânsız) öğrenmek için zaman harcamak yerine, gelişmeleri, yenilikleri kendi ana dillerinden takip ederek zaman kazanmaktan başka kendi dillerine yeni kelimeler de kazandırmaktadırlar. . Lisan öğrenmeye karşı değiliz, ancak insanlar kendi ana dillerinde daha kolay öğrenirler, yaratıcılık ana dille olur. İnsanlar rüyalarında bile ana dillerini kullanırlar. Bu nedenle ana dilimizde eğitim esastır, böylece ana dilimize yeni terimleri de yerleştirmiş oluruz. Örneğin bir uzay mekiği ile 1.500 yeni kelime İngilizceye girmiştir. Bunların Türkçe karşılıkları bize yasak mıdır? Bunları kim Türkçeleştirecektir? Yabancı dil öğrenmek elbette güzel bir iştir ama, bir yabancı dil bilmek, bilim adamı olmak için, bugünkü koşullarda gerekli koşul gibi görünüyorsa da yeterli koşul değildir. Yabancı dil hayranlığımız tabelâlarımıza kadar inmiştir. (Hotel, motel, hospital, market, restaurant...) Taşradan gelen sadece Türkçe bilen bir Türk vatandaşını Bilkent Plâza’ya bırakırsak yabancı bir ülkede olduğuna inanır. Bunun yanında gramer yapısı bakımından Türkçemizle mukayese edilemeyecek kadar düzensiz olan ve bilim dili sayılan dillerin sahipleri bizim yaptığımızın aksine, dillerini koruma ve geliştirme kanunları çıkarıyorlar. (Örneğin 1994’de Fransa’nın çıkardığı dil kanunu) Eğer dilimize sahip çıkmazsak, dün bir bilim dili olan ve sahip çıkılmadığı için bugün ölü sayılan Lâtince gibi, yarın bizim 2000 yıllık mazisi olan Türkçemiz de unutulur. Bu konuda çeşitli ortamlarda (üniversite, TV, konferans, MEB ve YÖK seviyesindeki toplantılarda) yaptığım konuşmalarda bir “Millî Tercüme Merkezinin Kurulması”na işaret ettim, ediyorum. Bu hususa hiç sahip çıkan olmuyor. Böyle bir merkezin kurulması bir kişinin, bir üniversitenin işi olamaz. Ama böyle bir merkezin kurulması dilimize ve milletimize en iyi hizmetlerden biri olur. “Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.” ATATÜRK |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sevgili Türkçem;
Sevgili, biricik dilim: Düşüncelerim, duyarlılığım, sevgilim, bir tanem.
Uzunca bir süredir seninle yakından yakına, derinden derine, içten içe, sarmaş dolaş görüşemez olduk. Ayrılmış değil de ayrı düşmüş gibiyiz. Uzaklaşmış sayılmayız ama aramıza sokulmuş birtakım engellerle uzaklaştırılmış gibiyiz birbirimizden...
Sana bu nedenle mektup yazmak istedim. Açıkçası senin varlığın/ “var” oluşun konusundaki duygusal inancımın saf ve dürüst içtenliğine, kalemimin aracılığıyla ulaşmayı diledim. Ben bu içtenliğe öylesine gereksinim duymaktayım ki: senin varlığını, hiç bugünkü gibi yüreğimin sonsuzluklarından çağırmamış, özlememiştim. Bil ki, artık benliğimin bütün gücüyle özlemekteyim seni: çünkü gereksinmekteyim. Varlığım, varlığına gereksinmekte... Dahası, sanırım senin de bildiğin gibi, mektup duygu ve düşünceler arası iletişim kurmanın en kestirme yolu. Ayrıca, bu iletişimin en büyük girişimi olan yazmak? Yazı edimi ya da yazında, mektup ölçüsünde hiçbir tür duygusallığın ve düşünselliğin birebir ve olağandışı sıcaklığını, erişebilirliğini bugüne dek sağlayamadı. Ne bunca şiir, ne öykü/roman/deneme ve günlüklerle, duyguların ve düşüncelerin sana olan özlemleri dindiremedi, açıklanamadı. Sana yani dile getirelemedi. İşte bu açıdan mektup, çok değerli bir aracı.
Bir de mektubun, bana göre alıcısı için olduğu ölçüde, vericisi açısından da bir başka önemi var: Şöyle ki, yazdıklarıyla gönderme yapan, bu arada kendi duygu ve düşüncelerini de tartmak sınamak olanağı bulur. Mektup da, bu iş için biçilmiş kaftandır neredeyse;sevginin ve nefretin en dolaysız, en belirgin dışavurumsal yazın türüdür. Sanırım şimdilerde mektubun, bilgisayar aracılığıyla yeniden gözde olmasının açıklaması da bu olsa gerek: Yalnız bu noktada yanıltıcı olan, mektubu gönderenin, onu ‘ salt kendine dönük ‘ bir iletişim aracı olarak kullanması, bu arada senin tepkilerini de gözardı edebilmesi...
Oysa benim sana mektup yazmak istememin nedeni, doğrudan seninle ilgili. Amacım bütünüyle sana yönelik; derdim, sıkıntım seninle, nedenimin kaynağı sende. Bu konuyu ilerde, başka mektuplarımda daha geniş biçimde deşmeyi deneyeceğim ya; şimdilik izin verirsen ilkin senden ne beklediğime, gerçekte beklentimin ne olduğuna kısaca değinmekle yetineyim. Başka türlü söylersem, sana duyduğum gereksinimimi ve özlemimi belirttim ama seni neden özlediğimi sanırım açıklamam gerekiyor.
Bir kez, ben doğdum doğalı hiç bugünkü gibi ‘dışımda’ bulmamıştım, duyumsamamıştım seni. Senin ‘ sen ‘ , yani benden ayrı gayrı ve neredeyse bir yabancı olduğunu bilmezdim. Benim için sen, ‘ben’din sevgili dilim: Ben’i doğuran da, yoğuran da, sendin. Benliğimi işleyen, aklımı eğiten, bilgimi damıtan ve çoğaltan, dışımdaki dünyayla ilgiler kurmamı sağlayan, bütün dışsal ilişkilerimi geliştiren ve sağaltarak düzelten sendin. Öyle ki, sen benim gerçek annemsin, yaşamım seninle başladı, diyebilirim. Sen, elli yıl önce yaşamımın alacalı denizinde çıktığım yolculuğun pusulası, beden-gemimin yol göstericisi oldun.
Gemimin, yani belleğimin açıldığı yaşam denizinin tarihini ve coğrafyasını, geçmişini ve geleceğini yazan güneşler, aylar, yıldızlar, bulutlar, çevrenler, akyeller, karayeller, yeni karalardı senin bütün şiirlerin, destanların, romanların, öykülerin, denemelerin... İzleklerini, yani izlediği akıntıların yol yanlışlarını / haritalarını belirmeyen şarkılarını, duygularını haykıran, seslendiren sirenlerini, senin karasularında dolaşırken duydum ben: Sirenlerinin beni çağıran seslerinin tınısı baştan çıkarıcıydı ama aldatııcı değildi. O seslerin, kimi zaman gemimi yeni bir karaya çağıran kuştan, “Çalıkuşun”ndan, kimi zamansa bir başka teknenin,”Medarı Maişet Motoru” nun güvertesinden çığlıklarını duyar, kiminde “Aganta Burina Burinata ! “ diyerek kükreyen bir deniz aslanından gümbürdediğini işitip irkilir, kimi de, “ Memleketimi seviyorum! “ , “Anlatamıyorum”, “ASU” diye diye, “Sen Beni Sev! Boğaziçi Şıngır Mıngır! Sevdim Seni Ey İnsan! “ diye diye, “Güneşle! Güneşle! “ diye diye, yolumu yordamımı aydınlatığını görür, düşerdim artlarına...
“Haritada Bir Nokta”ydım, senin noktan: Ey benim saydam perim, göz alıcı, gönül çelen renk renk kanatlarınla capcanlı , dipdiri uçuşan deniz kızım! Doğruluğuna, yalınlığına, içtenliğine öylesine tam inanır, beni kandıramadığını bilir, hiç mi hiç yabancılamazdım ki seni. Benimsin ve ‘Ben ‘sin derdim bütün gücümle.
Sevgili anadilim! Şimdi karalamakta olduğum şu satırlara bakıp da, seni artık sevmediğimi düşünme sakın, ne olur. Bunca yıldır tek denizim saydığım senden başkası var oldu mu sanki benim için? Ama nasıl desem bilmem ki, sen benim gemime yol veren tek güzel denizim: Bil ki sen artık benim için, geçmiş günlerimizdeki tanışım, saflığına, temizliğiine vurulduğum o sevgili değilsin. Yabancısın bana , gitgide yabancılaşmaktasın. Artık gitgide puslanıp bulanıklaşan sislerle, fırtınalarla çalkalanıp boğuşan sen, şimdi bir süredir kararan bir düş gibisin. Belleğim karanlık, paslı bir düşün yıkıntısal sularının boğuntusu altında bulunmakta sanki...Odysseus’un umutsuzluğundan başka sarılacağı günü, sığınacağı evi, tutacağı yolu teknesi gibi tıpkı, beden-gemim yalnızca ıssızlaşıp çoraklaşan, “gurbet” leşen dalgaların itici , ürkünç sığlığına bırakılmış, umarsızca sallanarak sürüklenmekte. Şimdi, gemimin yoluna açılan her çevren birer sanal gökyüzü perdesi. Gemimin, bu çevrenlerdeki uğradığı her kıyı, uydurma ve yapay sözden- kalelerin, sözde kulelerin, söz-kavaflarının, sürüsüne bereket özensiz ve şişirme “Kavafi”nin sömürge valilikleri. Sen : Benim her bir dalgasının köpüğü inci tanesi gibi öpülesi denizim! Şimdi bu ürkünç ve yaban elleri ve maskeleriyle kuşatılmış kıyılarda tutsak, acınası, boynu bükük bir deniz tanrıçası gibisin. Benim tanrıçam: yoluma çıkan her kıyıda zincirlere vurulmuş bir köle tanrıça gibisin. Ellerine kollarına nasıl zincirler bağlamaktalar, güzelim kanatlarına hangi boyunduruklar, ne kilitler vurmaktalar böyle? Seni o kıyıdan bu kıyıya o göz boyayıcı, görkemli, baştan çıkaran sirenleriyle çekerek sözden - yabancı kalelerin burçlarına bayrak yapan, zindanlarına kapatan gücün gizemi ne? Gerçekte, bu sirenler seni neden, nerelere çağırmakta, sürüklemekte? Neden ille de baştan çıkarıcılıklarını ve seni o yabancı “el” lere uyarlama araçlarını, benim hiç anlayamadığım, alışamayacağım bir takım “adaptasyon”; “aksiyon”, “avantaj” ve bunun gibi pek çok “el “in işi maskelerin ardını gizlemekteler? Nedir bu senin güzel yüzünün anlamlarına, kavramlarına takılan çeşit çeşit maskeler, kim bunlar ? Neden gemimin uğrağı kıyılarda karşıma artık sen; bu değişik, yabancı maskelerle süslenmiş, süslendirilmiş olarak çıkmakta, çıkarılmaktasın? Neden bir elin “capitol”da ise, öbürünün göbeğinde “center “ yazıyor? Neden, sürekli Türkçesine uydurduğun “deklarasyon”larla uğraştırmaktasın beni, dilinin has şiiri yerine? Kulaklarımı tırmalamaktasın? “Deşifre”lerinle, “assimilasyon”larınla daha çok ilgimi çekeceğini mi ummaktasın? Neden tanıtımını yaptığın her aracıda, bir yabancı “el”in damgası var? “Ajanda”ların, “bellona”ların, “becel”lerin, “puffy “lerin, “retig”lerinle güzelliklerine yepyeni güzellikler kattığını mı düşünüyorsun? Uzattığın parmakuçlarında yazgını değil, “destinasyon”unu okumanın anlamı nedir? Seninle yakınlaşmak, bütünleşmek iistediğimde önce “entegrasyon” diye tutturuyorsun, ardından, ben artık böyle, çağdaşça koşuyorum seninle, diye diretiyorsun bana! Yakınlaşmamızı istiyorsam, “referans”larımı göstermeliyim, “performans”ımı sergilemeliyim, “radikal”lığımı kanıt-baskı yapıyorsun, ayrıca “konjoktür”ünü açıklamam için ter ter tepiniyorsun.
Denizkkızım, tanrıçam! Benim güzeller güzeli anadilim, sevgili Türkçem! Sana neler oldu böyle, kim ne yaptı, niçin yaptılar? Nedir bu halin, sıkıntın ne, kim çıldırttı seni? İnan ki seni tanıyabilmem bile artık çok güç, çok geç... Bir zamanlar dalgalar boyu estirdiğin püfür püfür esintilerinle ayaklanan kıyılarda, asıl ve neden böylesi değiştiler, değiştirebildiler seni? O akpak , tertemiz denizkızı şarkıların, nasıl oldu da ölümcül sirenlerin seslerine dönüştü? Ölüyorsun tanrıçam, bil ki seni öldürüyorlar! Çağdaşlık, küresellik diye diye, sana binbir yüz yakıştıran, bundan da utanmaz bir övünç duyan korkunç “kolleksiyon” culara kurban gidiyorsun. Bense dayanamıyorum: Beden - gemim hâlâ senin peşinde bir o yana bir bu yana , kıyılardan kıyılara... Senin ölümünle, bende günden güne yokoluşa doğru çekile çekile, ben de öle öle... Odysseus’un, gerçek evinden, yuvasından -annesinden- uzakta, yoluna yeni yaşam umutlarını saça saça onu ölüme sürükleyen yabancıların, yabancı ve ölümcül seslerin çağrısına kapılmış teknesi gibi, beden- gemim sürükleniyor. Belleğim seni, önüne çıkan her çevrende düştüğün tutsaklıklar içinde umarsızca izleye izleye çürüyor.
İşte sana bu mektubu, bu düşüncelerle yazmaya giriştim. Seninle ancak, doğrudan iletişim kurmamı sağlayabilecek tek aracı olduğunu düşündüğüm mektubumla ulaşabileceğimi düşlediğim için... Yeniden senin o yalın, süssüz, sana hiç yakışmayan yabancı takılardan arınmış, salt benim olan beden-diline kavuşmak özlemiyle yana yana... Seni, kendi öz benliğinle kazanana dek de seninle mektuplaşmayı sürdüreceğime and içerek; benim eşsiz dilim.
-----------------------------------------------------------------------------------
KAYNAKÇA:
Çalıkuşu: Reşat Nuri Güntekin ‘ in bir yapıtının adı
Medarı Maişet Motoru : Sait Faik’in bir yapıtının adı
Aganta Burina Burinata: Halikarnas Balıkçısı Çevat Şakir Kabaağaçlı’nın bir yapıtının adı.
Memleketimi Seviyorum: Nazım Hikmet’in bir şiirinin adı.
Anlatamıyorum: Orhan Veli’ nin bir şiirinin adı
ASU: Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir şiirinin adı
Sen Beni Sev: Salâh Birsel’ in bir yapıtının adı
Boğaziçi Şıngır Mıngır : Salâh Birsel’in bir yapıtının adı
Sevdim Seni Ey İnsan : Salah Birsel’in bir yapıtının adı
Güneşle: Nermi Uygur’un bir yapıtının adı
Haritada Bir Nokta: Sait Faik’ in bir öyküsünün adı
SÖZLÜK (M.Nuri Karaküçük’e, değerli açıklamaları için teşekkür ederim.)
Kavaf : (Ar.) Ucuz, şişirme, özensiz işçilik
Kavafi: (Ar.) Kafiyeler, uyaklar
Adaptasyon: (Fr.) Uyarlama
Aksiyon: (Fr) Eylem
Avantaj: (Fr.) Üstünlük aracı, yarar
Capitol : (İt.) Capitolium: Roma’ daki ünlü tepenin adı
Center: (İng. centre) Merkez, yönetimsel bölge
Deklarasyon: (Fr.) Bildirme, açıklama
Deşifre: (Fr.) Çözülmüş, açıklanmış
Assimilasyon : (Fr.) Benzer kılmak, sindirmek
Ajanda: (Lat.) Andaç,takvim, anmalık
Bellona: (İt.) Savaş tanrıçası
Becel: ?
Puffy:?
Reting
İng. Rating)Sanılan, kestirilen, orantısal sınıflandırma
Destinasyon: (İng.) Yazgı, yer
Entegrasyon : (Fr.) Bütünleşmek
Referans
Fr.) Yararlılık belgesi
Performans : (İng.) Başarı gücü
Radikal : (Fr.) Kökten
Etüd
Fr.) Araştırma, inceleme
Etap: (Fr) Aşama,kademe
Konjonktür: (Fr.) Koşulların bir araya gelişi
Koleksiyon: (Fr.) Derleme
Kriter: (Fr.) Ölçüt
TÜRK DİLİ DERGİSİ
TANSU BELE
YIL 15 CİLT 15 SAYI 86
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sen gittin,
Dünya durdu,
Gece gündüz olmaz oldu.
Kuşlar cıvıltısını keser,
Ağaçlar eski güzelliklerini kaybeder oldu.
Sen gidince,
Yaşamım, ölümden farksız oldu.
Nereye gittin?
Yıldızlara mı, ıssız bir adaya mı?
Yıldızlar kayarken,
Benden uzaklaşıp, kaybolmayı mı diledin?
Dünyanın öbür ucuna gitsem de,
Nedense bulamadım seni.
Belki de sen, gerçek sen değilsin.
Seni buluyorum, seni görüyorum,
Ama sen, sen değilsin.
Tanıyamıyorum seni,
Ruhun; bir canavardan, bir ölüden farksız.
Duygusuz, soğuk, korkunç...
Gözlerin etrafa kin saçıyor.
Korkuyorum yanına gelmeye.
Ya beni de boğarsan,
O kin denizinin içinde?
"Sen gittin." diyorum.
Belki sen değil ama,
Duyguların göçüp gitti.
Seni, arasam da bulamıyorum.
KÜBRA BEKMEZ
(EMÇAL 9-D)
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ANLATAMIYORUM Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum. Orhan VELİ
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı